Vazgeçmeyi Öğrenmek
Eskiden bazı şeylerden vazgeçilmez sanırdım. Sonra hayat, bir bir vazgeçmeyi öğretti.
Önce gittiğim yollardan, sonra her şeyi bildiğimi sanmaktan, en son da birilerinden vazgeçmeyi öğrendim.
Fakat dur, henüz hüzünlenme. Bu bir kaybediş hikâyesi değil. En azından artık öyle bakmıyorum. Çünkü bütün bu vazgeçişler bana bir şey öğretti.
Yalnızca bir ayrıntı var: Ben hiçbir şeyden kolay kolay vazgeçmedim.
Hatta çoğu zaman vazgeçişlerimin sebebi bile ben değildim.
Uzun süre konduramadım. İnsanların söyledikleriyle yaptıklarının birbirini tutmayabileceğini, iyi niyetin her zaman iyi niyetle karşılanmadığını, bir şeylere ne kadar emek verirsen ver bazen hiçbir şeyin değişmediğini kabul edemedim.
Çünkü ben hep bir yolu olduğuna inandım.
Biraz daha uğraşırsam olur, biraz daha anlatırsam anlaşılırım, biraz daha sabredersem her şey yoluna girer sandım.
Her şey için geç kalmış olma kaygısıyla hep koşturdum. Bir yerlere, bir şeylere, birilerine yetişmeye çalıştım.
Ama olduramadım.
İnsan bazen bir şeyleri olduramadığı için değil, oldurmak uğruna kendisine yaptıkları için kırılıyormuş.
Ben en çok buna kırıldım.
Bir de insanlara.
Beni tanıdığını söyleyenlerin beni anlamak için gösteremedikleri çabaya, her koşulda yanımda olacağını söyleyenlerin en ihtiyaç duyduğum anlarda gösterdikleri kayıtsızlığa, benim için önemli olan şeylerin başkaları için ne kadar kolay gözden çıkarılabildiğine…
Ama en çok da bazı insanların, onlara duyduğum güveni bu kadar sıradan bir şeymiş gibi harcayabilmesine.
Ne tuhaf, değil mi?
Bir insanı hayal kırıklığına uğratmak bazen tek bir cümleye bakıyor. Oysa o insanın sana duyduğu güveni kazanmak yıllar sürmüş olabiliyor.
Üstelik kırgınlığın da garip bir tarafı var.
Öfke gibi değil. Bağırıp çağırmıyorsun. Hesap sormuyorsun. Hatta bir süre sonra açıklama bile beklemiyorsun.
Yalnızca bazı şeylerin eskisi gibi olmayacağını biliyorsun.
Bir cümleyi duyduğunda eskisi kadar inanmıyorsun. Bir söz verildiğinde heyecanlanmıyorsun. Birisi yanında olacağını söylediğinde bunun gerçekten ne anlama geldiğini düşünüyorsun.
Ve bütün bunları fark ettiğinde, insanlara değilse bile kendine biraz üzülüyorsun.
Çünkü sen böyle biri değildin.
Her şeyin güzel tarafını bulabilen, insanların söylediklerine inanabilen, en olmayacak ihtimallerde bile küçücük bir umut arayan biriydin.
Şimdi ise bir şeylerin güzel olabileceğini düşünmeden önce ne kadar kötü bitebileceğini hesaplıyorsun.
İşte buna kırgınım.
Yaşadıklarımdan sonra kendimi korumayı öğrenmiş olmama değil, kendimi korumak zorunda bırakılmış olmama.
Bir zamanlar hiç düşünmeden yaptığım şeyleri artık defalarca düşünmeme. İçimden geldiği gibi davranmadan önce duraksamama. İnsanların niyetlerini anlamaya çalışırken kendi niyetlerimden bile şüphe eder hâle gelmeme.
Bütün bunlar bana ders oldu.
Ama her dersin bu kadar ağır olması gerekiyor muydu, bilmiyorum.
Belki de büyümek dedikleri şey budur. Bazı şeyleri anlayabilmek için önce onlara duyduğun inancı kaybetmek.
Yine de öğrendiklerimi bir başarı hikâyesine dönüştürmek istemiyorum.
Çünkü her acı insanı güçlendirmiyor. Bazıları yalnızca yoruyor. Bazıları hevesini alıyor. Bazıları da seni, eskiden asla olmayacağını düşündüğün birine dönüştürüyor.
Ve bazen dayanmıyor bünyem.
Herkesi anlamaya çalışmaya, her şeyin altında iyi bir niyet aramaya, kırıldığım hâlde karşımdakini kırmamaya özen göstermeye…
Ben de insanım.
Benim de yanlış anlaşılmaya tahammül edemediğim, açıklama yapmak istemediğim, birilerinin beni de düşünmesini beklediğim zamanlar var.
Benim de bazen hiçbir şey söylemeden anlaşılmaya ihtiyacım var.
Ama artık bir beklentim yok.
Bunu büyük bir olgunluk göstergesi olarak da söylemiyorum. Yalnızca bazı beklentilerin insanı ne kadar yorabildiğini öğrendim.
Artık her şeyi düzeltmek istemiyorum.
Her yanlış anlaşılmayı açıklığa kavuşturmak, her mesafeyi kapatmak, her eksikliği tamamlamak zorunda hissetmiyorum kendimi.
Birileri benim hakkımda yanlış düşünebilir. Birileri beni hiç anlamayabilir. Birileri bütün iyi niyetime rağmen beni hayal kırıklığına uğratabilir.
Ve ben bunların hiçbirini değiştiremeyebilirim.
Eskiden bu düşünce beni korkuturdu.
Şimdi ise biraz özgürleştiriyor.
Çünkü hayatım boyunca bir şeyleri kaybetmemek için gösterdiğim çabanın yarısını kendime gösterseydim, belki bugün bambaşka bir yerde olurdum.
Ama olsun.
Bunu da öğrendim.
Yalnızca içimde küçük bir kırgınlık kaldı.
Olması gerekenden fazla anlayış gösterdiğim insanlara, gereğinden uzun süre beklediğim ihtimallere, defalarca şans verdiğim durumlara…
Bir de kendime.
Bunca zaman her şeyin bir gün düzeleceğine inanırken, bazı şeylerin çoktan bitmiş olduğunu göremediğim için.
Yine de geçmişteki kendime kızmıyorum.
O, elinden geleni yaptı.
Bugünkü ben ise artık elinden gelen her şeyi yapmak zorunda olmadığını biliyor.
Çünkü insan bazen vazgeçmeyi değil, daha fazla çabalamayı bırakmayı öğreniyor.
Ve ben ilk kez, bir şeyleri olduramadığım için kendimi suçlamıyorum.
Sadece bir sorunun cevabını hâlâ merak ediyorum:
Ben her şeye bu kadar özen gösterirken, bazı insanlar nasıl bu kadar özensiz olabildi?